29 Mayıs 2012 Salı

Osmanlıca Ta'lik Levha

Osmanlıca Ta'lik Meşk: Kanuni Sultan Süleyman

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Kanuni Sultan Süleyman




Osmanlıca Musiki

Osmanlıca Mehter: Ey Şanlı Ordu Ey Şanlı Asker

Ey şanlı ordu Ey şanlı asker
Haydi gazanfer umman-ı safder
Bir elde kalkan bir elde hançer
Serhadde doğru ey şanlı asker.
Deryada olsa herşey muzaffer
Dillerde tekbir, Allahü ekber
Allahü ekber, Allahü ekber
Ordumuz olsun daim muzaffer.

Osmanlıca Ta'lik Levha

Osmanlıca Ta'lik Meşk

Derdlilerin dermanı Lâ ilâhe illallah
Mağfiretin fermanı Lâ ilâhe illallah
Elfakir Mahmut Ğufraleh

Hulâsatü'l-Hakayık, s.357
HAT: Mahmut ŞAHİN
Ebru: Önder CANKURTARAN
Tezhib:Abdullah AYDEMİR

Osmanlıca Ta'lik Levha

Osmanlıca Ta'lik Meşki Şiir: Fuzuli

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden Özge
Ne açar kimse kapumu bad-ı sabâdan gayrı

Fuzuli

Osmanlıca Edebiyat

Osöamlıca İlahi: Aşık Yunus - Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed (sav)

Yunus Emre


Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Şiir: Yahya Kemal Beyatlı - Akıncı

AKINCI

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle...
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Bir gün doludizgin boşanan atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...

Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de,
Hala o kızıl hatıra titrer gözümüzde!...
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!.

Yahya Kemal


27 Mayıs 2012 Pazar

Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Şiir: Ahmet Haşim'den Merdiven şiiri

MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta!

Ahmet Haşim

Osmanlıca Sülüs Levha

Osmanlıca Sülüs Meşki Levha: Şiir beyiti: Muhammed Lutfi

Ehl-i gaflet zanneder ki
Yığdığım eşyâ benim
Bilmez o mağlûb-i ğaflet
Bir kuru kavga benim.

Hattat: Abdulhadi (Erol) Dönmez


Osmanlıca Sülüs Levha

Osmanlıca sülüs meşki levha: Said Nursi ye ait bir söz.

Dünya mâdem fânîdir, değmiyor alâka-i kalbe

Hattat: Mehmed Özçay

Osmanlıca Resmi Belge

Osmanlıca Tarla Tapu Örneği:

Sened-i Hâkanî

Osmanlıca Gazete

Osmanlıca Yayınlanmış İlk Gazete: Takvim-i Vakayı
İlk Osmanlıca Gazete 
Takvim-i Vakayı'nın 18 Eylül 1327 [1911] tarih ve 937 no'lu sayısının ilk sayfası

Osmanlıca Hadis-i Şerif

Osmanlıca İstanbulun Fethi İle İlgili Hadis-i Şerif
İstanbul elbet feth olunacaktır
onu fetheden emir ne güzel emir
Onu fetheden asker ne güzel askerdir.

Hz. Muhammed (S.A.V)


25 Mayıs 2012 Cuma

Osmanlıca Nükte

Osmanlıca Fıkra


Nukte

Bir adam bir ev kiraladı. Ancak
tavanları çatırdıyordu.
Adam ev sahibine "bu tavanı tamir et
çünkü direkleri çatırdıyor" dedi. 
Ev sahibi: "Korkma o tesbih ediyor" dedi.
Adam: "mesele değilde bir gün secde edeceğinden korkarım".


Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Mizah Kitabı

KELOĞLANIN HATIRATI

Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun 1928 yılında Osmanlıca yayınlanan Keloğlan Kitabının kapağı.

Osmanlıca Musiki Video

Osmanlıca Gazel
Münir Nurettin Selçuk - Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın

Osmanlıca Musiki Video

Osmanlıca Altyazısı İle Musiki
Ali Ulvi Kurucu - Bir ben değil alem sana kurbandır Efendim (sav)

Efendim افندم Osmanlıca Kaside





Osmanlıca Belge Videosu

Osmanlıca belgelerin olduğu mehter eşliğinde bir video
Osmanlıca çeşitli belgelerin yer aldığı video.

Osmanlıca Müzik

Osmanlıca Türkü Notaları ve Osmanlıca Sözleri
CAFER EFE TÜRKÜSÜ

Aydın’ın içinde bir kapalı çarşı
Anne ben gidiyorum düşmana karşı
Düşmanlar kaçıyor denize karşı
Cafer’im Cafer’im yiğit Cafer’im

Germencik içinde toplar kuruldu
Cafer Efe öğle sonu vuruldu
Annesine kara haber duyuruldu
Cafer’im Cafer’im yiğit Cafer’im



Osmanlıca Yapı Kitabesi

Osmanlıca Beyazıt Kütüphanesinin Kitabesi

Kütüb-hâne-i Umûmî-i Osmânî 1300

Osmanlıca Harita

Osmanlıca Kıbrıs Haritası
Kıbrıs Adası

24 Mayıs 2012 Perşembe

Osmanlıca Yazı Biçimleri




Osmanlıca Yazı Biçimleri


El yazması eserleri el yazısıyla çoğaltan kimselere müstensih, bir hattat öğretmenin, aynısını yazmaları için öğrencilerine verdiği yazı örneği'ne de meşk denilir. Arap alfabesinden geliştirilen, Osmanlı Türkçesinde kullanılan yazı biçemleri;


Dîvânî
Dîvânî, sülüs ve tâlik (ta'lik) yazı şekillerini içerir. 16. yüzyılda farklı büyüklükte celî dîvânî adında idari işlerde ve Osmanlı İmparatorluğunda resmi yazışmalarda kullanılmıştır. 18. yüzyılda basitleştirilmiş ve (kırması dîvânî ) geliştirilmiş ve Osmanlı Saltanatının sonuna dek saray'da kullanılmıştır. Bir bakıma tevkie, bir bakıma ta'like benzeyen son derece hareketli, karmaşık, özel bir yazı türü. (Fatih döneminde belirmiş, Yavuz döneminde gelişmiştir. Yalnız buyrultularda kullanılır.)
Dîvânî el yazısı kendi altında ikiye ayrılır:
celî dîvânî
rik'a dîvânî


Muhakkak
(ArapçaمحققArap alfabesinde geliştirilen, sülüs yazının yatkın ve yatay bölümleri daha uzun olan türüne verilen ad.Önceleri sadece çok az levhalarda ve bazı besmelelerde ve Muhammed bin Abdullah isminin yazımında kullanılmış, fakat 16. yüzyıldan sonra pek kullanılmamıştır.


Nesih
nesih yazım
Arap alfabesinde geliştirilen, özellikle Osmanlılar tarafından yazmalarda kullanılan, yumuşak, köşeleri yuvarlaklaşmış, işlek bir yazı türüdür. (Arapça: نسخ, nasakha, naskh) de denilen yazı şekli 1928 yılına kadar daha çok Kur'an ve ilmî eserlerin çoğaltılmasında kullanılmıştır.


Rik'a
(ArapçaالرقعةArap alfabesinde geliştirilen, Nesih'in dendansız, yuvarlak ve kıvrak bir türüne verilen isim[8] olup, Osmanlı İmparatorluğunda kullanılan günlük basit el yazısı biçimidir. Onaylar genellikle rika ile yazılmıştır.


Tevki
(ArapçaتوقِArap alfabesinde geliştirilen, sülüs yazının daha değişik ve ufaltılmış bir yazı biçimidir. Resmî belgelerde kullanılmıştır.


Ta'lik
Arap alfabesinde geliştirilen, sülüsün sağdan sola doğru yatık olarak yazılan yazı türlerinden biridir. Tüm harfleri yuvarlağımsı olan bu yazı biçimi, İran'da geliştirilmiş, bir santim veya daha fazla genişlikte kalemle yazılmış olanına da celi ta'lik adı verilir.

Osmanlıca Sayılar

Osmanlıca Sayılar Yazılışı ve Okunuşları


1  بر (bir)
2   ايكي (iki)
3   اوچ (üç)
4   درت (dört)
5   بش (beş)
6   التي (altı)
7   يدي (yedi)
8   سكز (sekiz)
9   طقوز veya دوقوز (dokuz)
10  اون (on)

Arapça yapıSayıGünümüz Türkçesiyle okunuşu
٠0sıfır
۱1bir
۲2iki
٣3üç
٤4dört
٥5beş
٦6altı
٧7yedi
٨8sekiz
٩9dokuz
۱٠10on

Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Şiir
İhtiyarlar Balladı - Atilla İlhan



İhtiyarlar Balladı

onlara ün mü gelir bazı ses mi duyarlar
yumuşak bir kedere ufalır bakışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları
yorgun öksürükleri oturup kalkışları
yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar
her gece artık gitmek vaktidir sanırlar
geçmiş günlerinden bir destek aranırlar
uysal bir gülümseme tek sızlanışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları

yolculuk sabaha mı yoksa akşam üstü mü
aylardan bu ay mı günlerden acaba ne gün
yılan gibi çöreklenmiş bu boğuk kördüğümü
çözebilirsen çöz çözememekten üzgün
kaç kere hesabını çıkarırlar bir ömrün
şu yağmurlu güz dünyadaki son güzü mü
bir daha yiyecek mi yediği şu üzümü
ya uykuda giderse söylemeden son sözünü
ölmek var mı farkına varmadan öldüğünü
yılan gibi çöreklenmiş bu soğuk kördüğümü
çözmeye uğraşırlar çözememekten üzgün

bakılan her resim bütün bir ömrü saklar
ellerini kaldırsalar yıllar dökülüşür
birazdan yalıda sanki buluşacaklar
bir yerde saat çalsa o sevgili görünür
umut heykeli midir ay ışığı örtünür
bir pencere açılsa unutulmuş şarkılar
çocuk bahçelerinden nasıl yankılanırlar
kalkan her vapurda giden bir yolcu var
gönderilen her mektup onları götürür
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
sabahtan akşama her gün kaç kere ölür

Attila İlhan

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Osmanlıca Gazete

Osmanlıca Büyük Gazete

Büyük Gazete


Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Şiir

Mehmet Akif Ersoy - Çanakkale Şehitlerine

Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
--Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya--
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı:
Nerde-- gösterdiği vahşetle "Bu: bir Avrupalı"
Dedirir-- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi:
Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer.
Yed-i iklimi cihanın duruyor karşında,
Avustralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: vahşetler denk.
Kimi Hindu, Kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela..
Hani, ta'ûnada züldür bu rezil istila!
Ah o yirminci asr yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcut ise, hakkıyla sefî,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz..
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harap.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Nasrettin Hoca Fıkrası
Hocanın Kuzusu


Hoca'nın bir kuzusu varmış, pek çok beslermiş. birgün yârenleri gelip Hoca yarın kıyamet kopacakmış, gel bu kuzuyu boğazlayalım ve yiyelim derler. Hoca inanmaz, biri daha gelip böyle söyler, Hoca gerçek sanıp kuzuyu boğazlar, ondan arkasına alıp bir seyir yerine giderler. Orada ateş yakıp kuzuyu kızartmaya başlar. Bu sırada arkadaşları sırtlarını soyunup çamaşırlarını Hoca'ya bırakırlar, her biri bir yana oynamaya giderler. Hoca bu çamaşırların hepsini ateşe urup yakar. Bir de bunların karınları acıkıp geldiklerinde görürler ki çamaşırların hepsi yanıp kül olmuş. Hoca'ya; bunları kim yaktı? Hoca yarın kıyamet kopacak çamaşırı neyleyeceksiniz demiş.

22 Mayıs 2012 Salı

Osmanlıca Sülüs Levha

Osmanlıca sülüs meşki şiir levhası.

Alanda satanı gözet
Satanda alanı gözet
Kârında kalanı gözet
Mevlâ'dan al Mevlâ'ya ver.

(Muhammed Lutfi) 
Hattat: Abdulhadi (Erol) Dönmez  
Tezhip: Serap Bostancı


Osmanlıca Dergi

Osmanlıca Kadın Dergisi: İnci
İnci

Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca İstiklal Marşı


İstiklal Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

Mehmet Akif ERSOY

Osmanlıca İlahi

Osmanlıca İlahi: Bilmem Nideyim - Yunus Emre (ks)



بيلمم نه ائده ييم

عشقين اليندن
قاندا گئده ييم
عشقين اليندن
مسكنيم داغلار
گوز ياشيم چاغلار
دورماز قان آغلار
عشقين اليندن

يونوسون سؤزو
قان آغلار گؤزو
دوغرودور اؤزو
عشقين اليندن


Bilmem ni'deyim
Aşkın elinden. 
Kanda gideyim, 
Aşkın elinden.. 

Miskin dağlar, 
Göz yaşım çağlar. 
Durmaz kan ağlar, 
Aşkın elinden.. 

Yunusun sözü, 
Kan ağlar gözü. 
Doğrudur özü, 
Aşkın elinden

Osmanlıca (عثمانليجة ya da لسان عثمانى Lisan-ı Osmani)

Osmanlıca عثمانليجة ya da لسان عثمانى Lisan-ı Osmani
Osmanlı Devleti döneminde kullanılan Türkçe yazı diline verilen addır. Arap alfabesi'nin Farsça ve Türkçe'ye uyarlanmış bir biçimi ile yazılır.

Osmanlı yazı dili Osmanlıca 15. yüzyıl ortalarında şekillenmeye başladı ve 16. yüzyıl başlarında klasik biçimine kavuştu. 19. yüzyıl ortalarından itibaren gazeteciliğin ve Batı etkisindeki edebiyatın gelişmesiyle hızlı bir evrime uğrayan Osmanlıca, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından kısa bir süre sonra gerçekleştirilen Harf Devrimi (1928) ve Dil Devrimi (1932) sonucunda kullanımdan kaldırıldı.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Osmanlıca Sülüs Levha

Sülüs üslübünda bir niyaz.



Yâ Rab beni muhtâcına muhtaç etme.
Muhtâç isem ancak sana muhtaç olayım.


amin

Osmanlıca Yapı Kitabesi

Gülhane Parkı Çeşmesi Ta'lik Kitabesi


1229
Ab-ı hayatın aynı olan işbu çeşmenin
Â’sar geçti varmadı kimse farkına.
Buldu emanet eyledi ihya mücerreda.
Verdi hayat doğrusu Gülhane Parkına.

Osmanlıca Yapı Kitabesi

Sirkeci Karaki Hüseyin Çelebi Camii Kitabesi



Deâvî nazırı sabık Mümtaz efendi merhumun vasiyyeti üzerine
İşbu Karaki Hüseyin Çelebi camii-i şerifi mücedded ibna ve inşa olunmuşdur.
1288

20 Mayıs 2012 Pazar

Osmanlıca Celi Sülüs İstifi Levha

Celî sülüs istifi olan levha 1826 da vefat eden Büyük hattat Mustafa Râkım a aittir.

Basmasa mübârek kademin rûy-i zemîne,
Pâk etmez idi kimseyi hâk ile teyemmüm.
Kazasker Mustafa İzzet

"Senin mübarek ayağın yeryüzüne basmamış olsaydı,
Toprakla teyemmüm etmek kimseyi temizlemezdi."

Kadem : Ayak
Rûy : Yüz (Çehre)
Pâk :  Temiz 
Hâk : Toprak
Teyemmüm : Su olmadığı halde toprakla yapılan abdest.


Osmanlıca Ta'lik Levha

Ta'lik Meşki


Girenler nakd-i cân îsâr ederler bâb-ı teslîme
Erenler bezmine bir başka türlü armağan olmaz
Emin Efendi

"Teslimiyet kapısına girenler, bu yola canlarını feda ederler. 
Zira erenler meclisine bundan başka bir hediye takdim edilmez."

18 Mayıs 2012 Cuma

Osmanlıca Ta'lik Levha

Ta'lik Meşki

Ne kahrı dest-i a’dâdan, ne lütfu âşinâdan bil 
Umûrun hakka tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ ‘dan bil.
Hamit 1386

Açıklama
Ne kötülüğü düşman elinden , ne de iyiliği dostdan bil 
İşlerini Allah’a havale et , hepsini Cenab-ı Hakk’dan bil



Osmanlıca Ta'lik Levha

Ta'lik Meşki

Gönül tahtına senden özge sultan olmaya Ya Rab


Osmanlıca Ta'lik Levha

Ta'lik Levha

Marifet iltifata tabidir
Müşterisiz meta zayidir.


Osmanlıca Ta'lik Levha

Ta'lik Levha


Zalimin rişte-i ikbalini bir ah keser.
Mani-i rızk olanın rızkını Allah keser.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Osmanlıca Ta'lik Levha

Ta’lik levha – 1338 (M.1920)
Hattat: Necmeddin Okyay
Maarifsiz millet yaşamaz


Osmanlıca Kabir Taşı

Kabir taşı
Fatih Camii Haziresindeki Ahmet Midhat Efendinin Kabir Taşı

Zamânında Ta’mim-i
Ma’ârife hidemât-ı celîlesi sebk eden
muharrirîn-i O’smânîyye’den Ahmet Midhat Efendi’nin
ruhuçün Fâtiha fî 18 Muharremü’l-Harâm sene 1331

Osmanlıca Yapı Kitabesi

Fatih Camii Bahçesindeki Çeşme Kitabesi
Fatih Camii Haziresi Girişindeki Çeşme Kitabesi
Ahmet Paşa (Hacı) Çeşmesi

Bahr-i mevvac-ı kerem Hazret-i Sultan Mahmud
Lutfun nisbet ile katre değildir derya
Eyledi Hazret-i Hak ol şeh-î âli- bahta
Böyle bir dürr-i giranmaye veziri itâ
Kenne feyz-i güher ol Asaf-ı vâlâ-himemin
Ahd-i adlinda suyun buldu umur-ı dünya
Fatih’in türbe-i pür nuruna ol kân-ı kerem
Tarafeyninde iki çeşme-i nev kıldı bina
Ruh-i magfur-i Ebülfeth’e üç mürg-i kudsî
Bu iki çeşme cenaheyn ola uçmağa sezâ
Hak bu kim mevkiini buldu bu hayr-i câri
Nâil’i ecr ide bânisini hayy-ü dânâ
Evvel âbın içüb andan didi Ni’met tarih
Maksem-i ayn-ı âtâ çeşme-i Ahmed Paşa
(1154)

Kitabedeki sözler şair Nimetullah’a aittir.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Edebi Metin: Gazel-i Hümayun
Sultan Reşad


Savlet etmişdi Çanakkal‘aya bahr ü berden
Ehl-i İslâmın iki hasm-ı kavîsi birden

Lâkin imdâd-ı ilâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal‘a-i pûlâd-beden

Asker evlâdlarımın pişgeh-i azminde
Aczini eyledi idrâk nihâyet düşmen

Kadr u haysiyyeti pâmâl olarak etdi firâr
Kalb-i İslâma nüfûz etmeğe gelmiş-iken

Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle duâ
Mülk-i İslâmı Hudâ eyleye dâim me’men.

Sultan Reşad


Osmanlıca Edebiyat

Osmanlıca Edebi Metin: Bir Guguklu Saatin Azizliği
Refık Hâlid

Dışarıda yağmur, çamur, soğuk, ziyfos ve karanlık
vardı. Berbad bir kış akşamıydı. Halbuki içeride salonlar
ılık, temiz, aydınlık ve pür-neş’e idi. Çay veriliyordu.
Ben de bu âleme dâhildim.
Fakat nedense melûl, mahzûn bir günümdü. Nezâketle hâzirûnu selamlamış, birkaç nâzikâne cümle sarf etmiş ve usulcacık bir köşeye yollanub orada, ayakta bir süslü masaya dayanub tahayyüle dalmışım. Ah hiç şüphe yok ki, şu salonda her şey ve herkes, ilk nazarda pek hoş pek câzibedar, pek kaygusuz pek âsude görünüyordu. Sanki hepimiz bütün işlerimizi yoluna koymuş îrâdımızı masrafımıza uydurmuş, kendimizin ve çocuklarımızın istikbâlini temin etmiş, hayatımızı taht-ı emniyete almış, şimdi buraya havâi sohbetler yapmaya, eğlenmeye gelmişdik. Ev sahipleri, dudaklarında mes’ûd tebessümler ortada dolaşıyorlar, misafirler gözleri neşeli latifeler yapıyorlar, modadan bahsediliyor. Avrupa’dan dem vuruluyor, yazın yapılacak eğlencelerle bahara çıkılacak seyahatlerin projelerinden konuşuluyor. Hülâsa müreffeh mes’ûd, tâli’li adamlar gibi bu zümre en latîf hasbihâllerle ne tatlı vakit


geçiriyordu. Evet şüphesiz ki buraya İstanbul’un bahtiyarları toplanmış en dertsiz ve endişesiz insanları bu zarif salonda birbirleriyle telâki (buluşma) etmişdi.
Ben tam muhâkememi bu raddeye getirmiştim. Birden başımın üzerinde bir harhara koptu ve garib bir mahluk bir biri üstüne altı kere: Guguk! Guguk!
Diye haykırdı. Bakdım: duvara kâr-i kadîm antika bir saat, bir guguklu saat asılmışdı.
Çâryekte bir üstündeki ufacık kapı açılıyor ve alel acayip bir kuş salona, salondakilere doğru uzanarak yerine göre, bir, beş, on, on iki defa:
- Guguk!
Diye bağırıyor, sonra yine odasına ve yuvasına çekiliyordu. Belki bunda şâyân-ı hayret hiçbir cihet yoktu. Fakat, nedense, bana bu (guguk !) lar, şu riya hülya âleminde pek manidâr göründü; Sanki onu bir feylesof azizlik olmak için asmıştı, her (guguk) bizi hakikate ircâ' için bir ihtâr ve her esassız sözümüzle, fiile uymayan kavlimizle bir istihzara idi. Hem, galiba ale’l-husus çay günleri bu (Guguk) lar o kadar yerinde çıkıyor, guguklu saat bizi o derece münasip bir yerde susduruyordu ki onun bir makineden ibaret olmayıp ayrıca bir ruha, bir zeka ve bir ilme de malik olduğuna gittiğince inanmağa başlıyordum.


- Muhakkak, diyordum, arkamızda bizi bir dinleyen var, yeri geldikçe ipini çekiyor ve saati öttürüyor!
Mesela yandaki koltuğa gömülüp yüksek sesle meclise hitap eden bir harp zengini borç gırtlağında, perişan bir halde idi ve elli lira bulmaktan aciz bir vaziyete düşmüştü. Keyfiyet de cümlemizce mâlûm idi. Gûyâ âbid hanındaki yazıhânesi işliyormuş gibi azametle:
- Piyasa durgun biraz un üzerine muamele var, fakat geçen hafta ortağımla girdik, sekiz bin lira zarar ettik!
Der demez zahir akrep çâryeğin üzerine gelmişti. Kuş yuvasından çıktı ve tüccarın üzerine doğru uzanıp bir defa:
- Guguk!
Diye haykırdı. Ben kıpkırmızı oldum; Az daha ev sahibi de:
- Kusurunu afv edin, münasebetsizlik etti!
Diyecek zannettim. Fakat baktım, kimse şu ihtâr ve istihzâ’nın farkında olmadı.
Şimdi tacir-i müflis sözünü kesmiş, halka yutturduğuna kâni’ memnun dinlenirken şık, zarif ve câzibedâr bir hanım efendi – Allahu âlem, doğru olmasa gerek ama sigorta parası için geçen yıl yalılarını kasden yakdıkları hakkında ortalıkta bir



şâyi’a dönmüştü ve bu yıl yakacak ev dahi kalmamıştı - tatlı bir bahs açmıştı.
- Geçen kışı Nis’de geçirdikdi, ne mükemmel bir hayat o bu sene beğe söylüyorum, “Canım, diyorum, bu çamurlu, sıkıntılı memlekette nasıl durulur, hiç olmazsa iki ay Mısır’a gidelim!” Fakat, inatçı adam, bir türlü razı olmuyor, “Bir işim var, hele bitsin, niyetim yine Nis’de bir villa tutmak” diyor... Bakalım ne olacak!
Hanım Efendi sözünü ikmâle vakit bulmaştı, Nis’de villa tutmak ibaresine gelir gelmez tepesinde bir har hara kopmuş ve bıçak olmalıydı – Tahammülsüz kuş kutusundan dışarıya fırlayarak:
- Guguk!
Diye ona da bir defa cân u gönülden bağırmıştı... Acaba hanım alayın farkında olmuş muydu? Ben hicâbımdan yerlere geçiyordum. Lakin anladım ki tefâhür müsabakasına girişilen bu meclisde (guguk!) değil a, bir saat icad olunsa da (yuh sana!) diye haykırsa yine kimse üzerine alınmayacak!
Üçüncü bir zat, bir muharirdi ve dalgınlıkla benim orada bulunduğumu ve işlerin iç yüzünü bildiğimi de unutmuştu... Kitaplarının mazhar olduğu rağbeti, mahviyetkârâne bir şive ile, lâkin herkesin zihnine hakk etmeğe uğraşarak tatlı tatlı anlatıyor, anlata anlata bitiremiyor:


- Vallâhi efendim diyordu, bu memleket için doğrusu şâyân-ı hayrettir. İlk eserimi beş bin bastırmıştım. Beş ayda tek nüsha kalmadı... Kitapçı geçen gün ikinci tab’ını teklif etti. “Hele şu sırada dursun!” Cevabını verdim. Mâ’mafih eş’ârımı (şiirlerimi) topladım, küçük bir cilt teşkil edecek… Tâbi’ on binden aşağı basılmasına razı değil!
On bini işiten kuş [ya tekrar çeyrek üzerine, yahutta şâir-i meşhûrun iki yüz nüsha bile satamayacağına vâkıf olduğundan hiddete gelmişti] Birden yuvasından dışarıya atılmış ve üstadın burnuna doğru gagasını uzatıp sarîh bir istihzâ ile:
- Guguk!
Diye haykırmıştı. Ben utanarak gözlerimi yere indirmiştim; zannetmiştim ki şâir de işin farkına vardı. . . Lakin ne gezer, galiba o bunu ( Bravo!) , (Mükemmel !) gibi bir takdir ve alkış sedası farz etmiş, (Mersi), (Mersi) diye mırıldanarak koltuğuna yaslanmıştı!

* * *
Söz sırası bir büyük zata gelmişti, o sâbık ve lâhîk ne kadar siyasiyyûn varsa hepsini bol keseden tenkîd ediyor, sürü sürü kusurlar sayıyor, kaht-ı ricâlden dem vuruyor, memlekete yazık olduğunu söylüyor, süslü yeleğinin cebine elini sıkıştırıp meşhûr bir siyasi tavrıyla:
Hanım efendiler, diyordu, yazık ki iş başına şark


ve garba layıkıyla vâkıf bir zat, bir azimkâr ve kıymetdâr zat geçemedi. Mesela ben deniz iktidarda bulunsa idim dört kanunla bu memlekete öyle bir intizam verir, maârfı, sanâyii öyle bir teshîl eder ticareti öyle arttırır, vatanı öyle bir gülzara çevirdim ki hasımlarıma bile meziyet mi hidmet mi takdir ettirir, dünyaya parmak ısırttırırdım. Evet fazla değil, yalnız dört kanun, dört nizamname ile milleti şu muhâtaradan kurtarmağa benim için acizleri için işten bile sayılmazdı!
Bu beliğ mûhim, müthiş hitabeyi tam zamanında medid muharriş, boğuk bir harhara, badehu sert, tiz, sabırsız bir sadâ-yı istihzâ tamamladı.
- Guguk! Guguk! Guguk!
Akrep tam altının üzerine gelmiş, bir çeyrek kadar şu nutku dinlemekten kuş bütün tahammül ve metânefini gâip ederek yuvasından dışarıya bir çılgın gibi fırlamıştı. Yedinci gugukta henüz hırsını alamamış gibi mırıldanarak zor bela içeriye girdi... Lâkin dünyayı anladığını iddia eden o zeki vukuûflu zat bu sarîh alayı hissetmemişti. Ben saatin şu nezaketsizliğinden dolayı utandığımı belli etmemek için yüzüme mendilimi kaparken o alkışlamış bir hatip edasıyla mağrur koltuğuna yaslanıyordu.
Siyasetten bıkan meclis artık öteden beriden bahs ediyordu. Otuz seneden beri otuz yaşını geçmeyen bir hanım efendi [söz




aramızda, haber aldığımıza göre kerime hanımla bir mukâvele akit etmişti, sokakta kendisine (Anne!) diye hitap etmemek şartıyla mah-be-mah elli lira cep harçlığı verecekti.] şöyle genç, şuh bir kahkaha ile birden:
- Cum’aya benim doğduğum gün dedi, yemeği hep beraber yeriz…
Sonra daha genç, şuh bir seda ile:
- Ben de otuzunu buldum! Diye ilave etti… Cümlesini henüz bitirmişti, birden tepemizde müthiş bir harhara koptu, guguk kuşu --- hem de çâryeğe gelmeden, zâhir zenbereği boşanmıştı --- kutusundan fırladı, lâyenkati’:
- Guguk! Guguk! Guguk!
Diye bağırıyor, mütemâdiyen haykırıyor, nefes nefese hanımefendiye bakarak guguklarına devam ediyordu.
Hepimiz şaşırmış, yüksekteki saate:
- Artık sus!
Diye sesleniyor, yumruklarımızı sallıyorduk. Nihayet kurması biterek bî-mecâl susmuştu; susmuştu ama bir kelime ile fikrini bu derece mükemmel ve dürüst ifade eden zarîf bir heccâva ben ömrümde tesadüf etmemiştim!

Refık Hâlid

by